VEYSEL KARANİ (R.A)

VEYSEL KARANİ (ö. 37/657)
Tâbiinin kıblesi, kırk erenlerin rehberi, gizli güneş, Rahman'ın nefesi ve Yemen'in parlak yıldızı Veysel Karani (r.a.). Peygamber (s.a.v), “Veysel Karani sahabeye güzel bir şekilde tabi olanların en hayırlısıdır” buyurmuştur. Bir insan ki, onu Alemlere Rahmet Olanın Kendisi över, onu övmek benim dilim için nasıl doğru olur? Kâinatın Efendisi zaman zaman yüzünü Yemen tarafına çevirir ve, “Rahman'ın nefesini Yemen yönünde buluyorum” derdi. Peygamberler Efendisi demiştir ki, “Ya- rın'kıyamet olunca Hak Teâlâ Veysel şeklinde yetmişbin melek yaratır. Ta ki Veysel bunların arasına karışarak arasata gelsin ve cennete gitsin. Böylece Allah'ın diledik- leri dışında hangisinin Veysel olduğunu hiçbir mahluk bilmesin. Zira o dünya yurdunda bilinmez ve tanınmaz bir kubbenin altında Hakka ibadet edip kendini halk- tan uzak tuttuğundan ahirette de yabancıların gözünden saklı kalması gerekmişti. Çünkü kutsal bir hadiste, “Velilerim kubbelerimin altındadır, onları benden başkası tanımaz' buyrulmuştur.” Peygambere nispet edilen bir hadiste zikredilmiştir ki, Peygamberler Efendisi (s.a.v.) birilerini arıyormuş gibi bir hal içinde cennetteki köşkünden dışarı çıkar. “Kimi arıyorsun?” diye hitap gelir. “Veysel'i,” diye cevap verir. Tekrar nida gelir: “Boşuna zahmet çekme, onu dünyada göremediğin gibi burada da göremeyeceksin!” “İlahi, o nerededir?” “Yüce Allah'ın huzurundaki hak meclisindedir” (KAMER 54:55) diye ferman geldi. “O beni görüyor mu?” Ferman ulaştı: “Beni gören birisi seni niçin gör- sün” (Bensiz seni gören ne kazanır, sensiz beni gören ne kaybeder?) Yine Hâce-i Enbiya (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Ümmetimin içinde öyle bir er vardır ki, kıyamet günü Râbia ve Mudar kabilelerinin koyunlarındaki kıl sayısı kadar insana şefaat edecektir.” Söylendiğine göre hiçbir Arap kabilesi bu iki kabileninki kadar koyun sürülerine sahip değildi.
1 Kış. Ebü Nuaym, Hilyetu-Evliyâ, 1:79; Ibnu'-Cevâ, Sıfatu's-Safve, 11:43; Hücviri, Keşful- Mahcüb, 99; Şa'râni, et-Tabakâtu'l-Kübrâ, 1:274; el-Kevâkibu'd-Düriyye, 1:79; Gazzali, İhyâu Ulümi'd-Din, 11:218;
Veysel Karani üzerine çok güzel bir monografi için bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Veysel Karani ve Üveysilik, İstanbul, 1982. 57
Sahabeler, “Bu zat kimdir?” diye sorduklarında buyurdu ki: “Allah'ın kullarından bir kul.”
“Biz de Allah'ın kullarıyız, onun ismi ne?” “Veysel!” “Nerede oturur?” “Karen'de.”
“Seni görmüş müdür?”
“Zahir gözüyle hayır.”
“Acayip! Hem sana bu kadar âşık olsun hem de koşup huzuruna ve hizmetine gelmesin.”
“Bunun iki nedeni var: Biri galebe hali, ikincisi şeriatına olan hürmeti. Zira iman sahibi âmâ bir annesi var, eli ayağı tutmuyor. Veysel gündüzleri çobanlık yapıyor, aldığı ücreti kendisinin ve annesinin masraflarına harcıyor.”
“Biz onu görebilecek miyiz?”
Hz. Peygamber Sıddik'a, “Sen onu göremeyeceksin,” dedikten sonra ekledi.
“Ama Fâruk ile Murtazâ görecekler. O kıllı birisidir, sol yanında ve sağ elinin ayasında bir dirhem miktarında bir beyazlık var, ama baras! hastalığı değil bu. Onunla görüştüğünüz zaman selamımı kendisine ulaştırın ve ümmetime dua etmesini söyleyin.”
Yine Peygamberler Efendisi buyurur: “Allah'ın en fazla sevdiği veliler takva sahibi ve gizli olanlardır (sadaka Resulullah).”
Bazıları “böyle birini aramızda bulamıyoruz,” dediklerinde,
Efendimiz (s.a.v.): “O Yemen ellerinde bir çobandır, kendisine Veysel derler, ayağı onun ayağı üzerine koyunuz, izini takip ediniz.”
Nakledilir ki Resul'ün (s.a.v.) vefatı yaklaşınca: “Ya Resulullah, hırkanı kime verelim?” diye sordular.
“Veysel Karani'ye,” diye buyurdu.
Peygamber'in (s.a.v) vefatından sonra Ömer ve Ali (r.a.) Küfe'ye geldiklerinde Fâruk hutbe sırasında yüzünü Necd halkına doğru çevirerek: “Ey Necdliler! Ayağa kalkınız,” dedi. Onlar da ayağa kalktılar. “Aranızda Karen'den kimse var mıdır?” diye sordu. “Evet var” dediler. Ve aralarından seçtikleri birkaç kişiyi Ömer'in huzuruna gönderdiler. Fâruk onlara Veysel'den haber sordu. Ama onu tanımıyoruz dediler. Bunun üzerine, “Şeriat sahibi bana haber vermiştir. Ve O asla boş söz söylemez. Gerçekten onu bilmiyor musunuz?” dedi. O zaman içlerinden biri: “O Müminlerin Emiri'nin' soruşturmayacağı kadar değersiz birisidir, ahmak bir serseridir, halktan ayrılarak yalnız yaşar,” dedi. Fâruk, “Şimdi o nerededir, zira bizim aradığımız odur,” dedi. Şöyle dediler: “Urene vadisindedir, akşama kadar deve güdüyor, elde ettiği ücretle de ekmek alıyor. Mamur yerlere gelmez, kimseyle sohbet etmez, halkın yediğini yer, gam ve neşe nedir bilmez, halk ağlayınca da o güler.” Sonra Fâruk ile Murtazâ (r.a.) oradan vadiye gittiler. Onu namazda buldular, develerini otlatsın diye Hak Teâlâ bir melek görevlendirmişti. Veysel insan geldiğini hissedince namazını kı- sa kesti. Namazı bitirip selam verince Fâruk ayağa kalktı, selam verdi, o da karşılık verdi. Fâruk, “Adın nedir?” “Abdullah (Allah'ın kulu|,” dedi. “Hepimiz Allah'ın kullarıyız, ben özel ismini soruyorum,” dedi. “Veysel!” dedi.
“Sağ elini göster,” dedi. O da gösterdi. Peygamber'in (s.a.v) söz ettiği nişanı gördü, derhal öptü ve: “Allah Resul'ü sana selam gönderdi. Ümmetine dua etmeni söyledi,” dedi. Veysel: “Dua etmeye sen daha çok layıksın, zira yeryüzünde senden aziz kimse yoktur,” dedi. Fâruk: “Bu işi ben de yapıyorum, ama Resul'ün vasiyetini yerine getir,” dedi. Veysel: “Ya Ömer! Dikkatle bak, aradığın zat başkası olmasın,” dedi. Ömer, “Peygamber senin nişanını vermiştir,” dedi. Veysel, “O halde Peygamber'in hırkasını bana veriniz ki, dua edeyim, dilekte bulunayım,” dedi. Sonra onlardan uzakça bir yere gidip bir köşeye çekildi, hırkayı bıraktı, secdeye kapandı ve: “İlahi, Muhammed'in bütün ümmetini bana bağışlamadığın sürece şu hırkayı giymeyecegim. Peygamber'in bu işi buraya havale etmiştir. Resul, Fâruk ve Murtazâ kendi üzerlerine düşeni yapmışlardır. Şimdi iş sana kalmıştır,” diye niyaz etti. “Şu kadarını sana bağışladım, hırkayı giy,” diye hâtıften bir ses geldi, ama o, “Hepsini isterim” dedi. Böyle diyor ve böyle sesler işitiyordu. Derken Fâruk ile Murtazâ, “Veysel'in yanına varalım ne yaptığını görelim” dediler. Veysel bunların geldiklerini görünce bir ah çekerek, “Niçin geldiniz, gelmemiş olsaydınız bütün Muhammed ümmetini Allah benim için bağışlamadıkça hırkayı giymeyecektim” dedi. Fâruk, Veysel'i sırtında deve tüyünden bir çul, yalınayak, baş açık bir halde, ama yetmişbin âlemin zenginliği bu çul altında olarak görünce gönlü kendinden de, halifelikten de geçti ve: “Şu hilafeti bir ekmek karşılığı kim satın alır?” diye sordu. Veysel cevap verdi: “Aklı olmayan kimse! Ne satıyorsun? Hilafeti çıkar at, dileyen alsın, alım satımın arada işi ne?” derken sahabe: “Sen bu şeyi Hz. Sıddik'tan kabul etmiştin. Bu kadar Müslümanı ilgilendiren bu görev bırakılamaz. Zira bir gün adalet etmen, bin yıl ibadet etmenden senin için daha şereflidir,” diye feryat etti. Sonra Veysel hırkayı giydi ve: “Şu hırkanın yüzü suyu hürmetine Muhammed ümmetinden Râbia ve Mudar kabilelerinin koyun sürülerindeki tüyler sayısınca insan bağışlanmıştır ,” dedi. Burada biri çıkar da, “Şu halde Veysel, Ömer'den öndedir” diye iddia ederse; hayır, durum hiç de öyle değildir denir. Veysel'in özelliği tecritti. Fâruk ise her şeye ve bütün erdemlere sahipti. Tecrite de sahip olmak istiyordu. Nitekim tecrit halindeki kocakarıların kapısından geçen Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara, “Muhammed'i duayla anınız” demişti. Murtazâ susmuş oturuyordu. Fâruk: “Peygamber'i görmek için (sağlığında huzuruna) niçin gelmedin?” diye Veysel'e sordu. Veysel, “Siz onu gördünüz mü?” “Evet.” “Onu gördüğünüze göre alnını da görmüş olmalısınız. Şimdi söyleyin, kaşları çatık mı, yoksa açık mıydı?”
Tuhaf şeydir ki, Veysel'de mevcut olan heybet (bunun kendilerini sarmış olması) nedeniyle hiçbir şey söyleyemediler. Sonra Veysel tekrar sordu: “Siz Muhammed'i seviyor musunuz?” “Evet.” “Peki, eğer sevginiz sıhhatliyse, onun mübarek dişlerini kırdıkları gün ona uymuş olmanın gereği olarak (onunla aynı halde olmak için) niçin dişlerinizi kırmadınız? Çünkü uyma mahabbetin şartıdır.” Sonra dişlerini gösterdi, ağzında bir tane bile diş yoktu. Sonra ekledi: “Ben onu suret olarak görmedim, ona uymuş olmak için dişlerimi söktüm. Çünkü uyma dindendir.” Bu dokunaklı söz ikisinin de içini sızlatmıştı. Anladılar ki uyma ve edep makamı ayrı bir makam olup, Resulullah'ı görmemiş birinden edep öğrenmek gerekmektedir. Fâruk: “Ey Veysel, bana dua et.” “Genel olarak dua ettiğimde sana da dua etmiş oluyorum. İmanda eğilim (ve özel hal) olmaz. Her namazda teşehhüde oturunca, “Allah'ım, bütün müminleri bağışla (İBRAHİM 14:41) diyorum. Eğer sizler imanı selametle mezara kadar götürürseniz dua sizleri de bulur, eğer bunu yapamazsanız ben boşuna dua etmem.” Fâruk: “Nasihat et,” dedi. Şöyle cevap verdi: “Ya Ömer! Allah'ı tanıyor musun?” “Evet.” “Eğer Ondan başkasını tanımasan senin için daha iyi olur.” “Biraz daha öğüt vermez misin?” “Aziz ve Celil Allah seni biliyor mu?” “Evet biliyor.” “Eğer başka biri seni bilmezse senin için daha iyi olur.” Fâruk: “Biraz bekle ki, sana bir şeyler getirip takdim edeyim,” deyince Veysel elini koynuna sokârak iki gümüş para çıkardı ve: “Bunları deve güderek kazanmışımdır, şayet şu paraları harcayabilecek kadar yaşayacağıma dair bana teminat verirsen ancak o zaman diğerlerini kabul ederim dedi ve ekledi: Zahmet ettiniz. Şimdi geri dönünüz, zira kıyamet yakındır, bir daha ancak dönüşü mümkün olmayan o günde karşılaşırız. Ben şimdi kıyamet yolunun azığını hazırlamakla meşgulüm.” Karenliler Küfe'den döndükleri zaman Veysel kavmi arasında saygı görmeye başladı. Ama o bunu istemiyordu. Bu nedenle kaçıp tekrar Küfe'ye geldi. Bundan sonra Herem bin Heyyan dışında kimse onu bir daha görmedi. Herem diyor ki, Veysel'in şefaatta hangi dereceye ulaştığını işitince onu görme arzusu bana galebe çaldı. Küfe'ye giderek onu aramaya koyuldum. Tesadüfen Fırat sahilinde abdest alıp elbise yıkarken buldum. Onu tanıdım. Tıpkı işittiğim sıfatlara sahip biri olarak buldum. Selam verdim, selamımı aldı ve bana baktı. El sıkışmak istedim, ama elini vermedi. Ya Veysel, Allah'ın rahmeti üzerine olsun, Allah seni bağışlasın, nasılsın dedim. Halinin zayıf olması ve ona olan mahabbet ve merhametin nedeniyle beni bir ağlama tuttu. O da ağladı ve: “Ey Heyyân'ın oğlu Herem! Allah ömürler versin, nasılsın, seni bana kim kılavuzladı?”
“Benim ve babamın ismini nereden bildin, beni hiç görmediğin halde nasıl tanıdın?”
“Hiçbir şey ilminin dışında kalmayan ve her şeyden haberdar olan bildirdi ve ruhum ruhunu tanıdı, zira müminlerin ruhları birbirlerine aşinadır.”
“Bana Resulullah'tan (s.a.v.) bir hadis rivayet et.”
“Ben onunla görüşemedim, ama hadislerini başkalarından dinledim. Ancak muhaddis, müftü ve müzekkir (vaiz) olmak istemem. Zira benim işim nefsimledir, bundan vazgeçemem.”
“Okuyacağın bir ayeti dinlemeyi arzuluyorum.”
Veysel bunun üzerine eüzüyü çekti, hıçkırarak ağladı ve,
“İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (ZÂRİYAÂT 51:56)
'Biz yeri, göğü ve ikisi arasındaki şeyleri oyun olsun diye yaratmadık, bunları ancak hak ile yarattık. Lakin insanların çoğu bunu bilmezler” (DUHÂN 44:38-48)
Mealindeki ayetleri okudu. Ve öyle bir nara attı ki, az kalsın aklı başından gitti. Sonra bana dönüp sordu: Ey Heyyân'ın oğlu, seni buraya getiren neden nedir?”
“Seninle huzur ve dinginlik bulmak.”
“Ulu ve yüce Allah'ı tanıyıp da Ondan başkasıyla huzur ve dinginlik bulan birini hiç görmedim, tanımadım!”
“Bana öğüt ver."
“Yattığında, ölümü yastığın altına koy, kalktığında göz önüne getir. Günahın küçüklüğüne bakma, kendisine karşı günah işlediğin zatın büyüklüğüne bak. Eğer günahı küçük görürsen Allah'ı küçük görmüş olursun.”
“Nerede oturmamı emir buyurursun?”
“Şam'da.”
“Orada geçimimi nasıl sağlayacağım”
“Üzerinde şirk galip olan ve öğüt kabul etmeyen gönüllerden elaman!” “Başka bir nasihat daha lütfeder misin?”
“Ey Heyyân'ın oğlu! Baban öldü. Âdem, Havva, Nuh, İbrahim, Musa, Dâvud, Muhammed de (s.a.v.) vefat etti. Resulullah'ın halifesi Ebü Bekir ahrete göçtü, kardeşim Ömer de öldü. Vah, vah Ömer'im.” “Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun, henüz Ömer ölmedi.”
“Hak Teâlâ bana Ömer'in acı haberini vermiştir. Sonra ben ve sen de öleceğiz,” dedi ve salavat getirdi, dua etti.
“Benim sana nasihatım şu olsun,” dedi:
“Ulu ve yüce Allah'ın Kitabında gösterilen ve salihlerce tutulan yola sıkı şekilde sarıl, ölümü hatırlamaktan bir an dahi gafil olma, kavmine varınca onlara nasihat et, Allah'ın mahlukatına öğüt vermekten geri durma, ümmetin cemaatine (ve ehl-i sünnete) uyma halinden bir adım bile geri atma, yoksa farkına varmadan derhal dinden çıkar, cehenneme yuvarlanır gidersin.” Sonra biraz dua etti. Ve: “Ey Heyyân'ın oğlu, haydi şimdi buradan git, ne sen beni göreceksin, ne de ben seni! Seni hayır duayla anacağım. Sen de beni duadan unutma. Sen şu taraftan git, ben de bu taraftan gideyim,” dedi. Bir süre onunla gitmek istedim, ama bana izin vermedi ve ağladı, beni de bir ağlama tuttu. Bana anlattıkları sözlerin çoğu Ömer ve Ali'ye (r.a.) dairdir. Sonra ardı sıra ağladım ağladım... Nihayet gözden kayboldu, bundan sonra bir daha ondan haber alamadım. Rebi' bin Heysem anlatıyor: Veysel'i görmeye gitmiştim. Sabah namazını kılıyordu. Namazı bitirince tesbihle meşgul oldu. Tesbihini bitirsin diye sabrettim. Derken kalktı öğle namazına durdu. Üç gün üç gece ara vermeden böyle hareket etti. Ne bir şey yedi ne de uyudu. Dördüncü gece olunca dikkat ettim, gözlerinde biraz uyku işareti vardı. Bunun üzerine derhal Hak Teâlâ'ya münâcât etti ve, “Ya Rab! Şu çok uyuyan gözden ve obur karından sana sığınırım,” dedi. Kendi kendime bana bu kadarı yeter, zihnimi karıştırmamalıyım dedim ve geri döndüm. Derler ki ömründe hiçbir gece uyumamıştı. Bir gece, “Bu gece secde gecesidir,” der o gece sabaha kadar başını secdeden kaldırmazdı. Başka bir gece, “Bu gece rükü gecesidir” der ve sabaha kadar rükü halinde bulunurdu. Sordular: Ey Veysel, böyle uzun geceleri bir tek hal üzere geçirmeye nasıl takat getiriyorsun? “Biz henüz 'sübhane rabbiye'l-a'lâ demeden sabah oluyor. Oysa üç kere tesbih getirmek sünnettir. Bunun için böyle hareket ediyorum. İstiyorum ki semadakiler gibi ibadet edeyim (ve hep kıyâm, rükü ya da secde halinde olayım).” Namazda huşü nedir sorusuna, “Namazdayken yanına ok saplansa farkına varmamaktır,” dedi. Nasılsın sorusuna, “Sabah kalkan ve akşama kadar yaşayıp yaşamayacağını bilmeyen bir insan nasıl olursa öyle,” diye cevap verdi. » Amelin nasıl diye soranlara, “Ah, yol uzun, azık yok!” diye cevap verdi. “Allah'a yer ve gök ehli kadar ibadet etsen, eğer Onun hakkında yakinin yoksa bunu senden kabul etmez,” deyince sordular: “Onun hakkında nasıl yakin sahibi oluruz?” “Senin için tercih ettiği şeye gönülden razı olarak, kendini tamamıyla Ona ibadet etmeye vererek ve başka bir şeyle meşgul olmayarak,” diye cevap verdi. “Kim şu üç şeyi severse cehennem ona boynundaki damarından daha yakın olur: Hoş şeyler yemek, hoş nesneler giymek ve zenginlerle düşüp kalkmak,” dedi. Ona, “Yakınında biri var, otuz. yıl var ki, mezar kazmış; içine bir kefen asmış, kenarında oturmuş ağlıyor, ne gece ne de gündüz rahatı var,” dediklerinde kalktı hemen oraya gitti; onu zayıflamış, benzi soluk ve gözleri çukurlaşmış biri olarak gördü. Bu adama, “Ey filan! Otuz yıl var ki şu mezar ve kefen seni Allah Teâlâ'dan alıkoymuş. Sen bu ikisi nedeniyle (Haktan) geri kalmışsın, bu ikisi tuttuğun yolda senin putun olmuş,” dedi. Bu zat onun nuruyla nefsindeki afeti gördü, perde kalktı ve durumun hakikati kendisine ayan beyan oldu. Bir nara atarak ruhunu teslim etti. O mezarın ve kefenin içine düştü. “Eğer (ona) mezar ve kefen de perde olursa diğerlerine nelerin perde olduğuna dikkat et!”
Naklederler ki, Veysel bir kere üç gün üç gece bir şey yememişti. Dördüncü gün olunca yolda bir altın gördü ve: “Birinden düşmüş olmalı,” diyerek onu almadı. Ot toplamak ve topladıkları otları yemek üzere yoluna devam etti. Ağzında sıcak bir somun olan bir koyun gördü. Koyun ileri gelerek ekmeği onun önüne koydu. “Birinden kapmış olmalı,” dedi ve ekmeğe bakmadı. Bunun üzerine koyun dile geldi, “Ben senin kulu olduğun Zatın kuluyum, al şu somunu. Allah'ın kulundan (sana ulaşan) Allah'ın rızkıdır,” dedi. Veysel, “Ekmeği almak için elimi uzattım, ekmeği elimde, koyunuysa kayıplara karışmış olarak gördüm,” demişti. Meziyetleri çok, erdemleri sayısızdı. Başlangıçta şeyh Ebü Kasım Cürcâni (r.a.): “Allah ... Allah ...” yerine “Veys ... Veys...” diye zikrederdi. Onların kadrini bunlar bilir. Veysel, “Kim Allah'ı tanır larif-i billâh olur) ise hiçbir şey ona gizli kalmaz,” demiştir. Yani Allah ancak Allah'la tanınabilir. Zira “Rabbimi Rabbimle tanıdım” denilmiştir. Bu nedenle Allah'ı bilen (Onun ilim sıfatına mazhar olduğundan) her şeyi bilir. “Selamet yalnızlıktadır” derdi. “Yalnızlık yalnızlıkta tek olmaktır. Yalnızlık Ondan başkasının hatır ve hayalde yer tutmamasıdır. Ta ki selamet doğsun. Şayet yalnızlık yalnızca surette olursa sıhhatli olmaz. Çünkü hadiste, “Şeytan yalnız olanladır ve iki kişiden biraz daha uzaktadır” denilmiştir. “Kalbine dikkat etmelisin” demişti. “Yani sana öğüdüm kalbini daima Hakkın huzurunda bulundurmandır. Ta ki Ona, Ondan başkası yol bulmasın.” Bir başka sözü: “Yükseklik aradım, alçakgönüllülükte buldum. Beylik aradım, hayırseverlikte buldum. Mürüvvet aradım, doğrulukta buldum. Şan aradım, fakirlikte buldum. Nispet ve şöhret aradım, takvada buldum. Şeref aradım; kanaatte buldum. Rahat aradım, zühtte buldum.” Komşularının şöyle söyledikleri nakledilir: “Biz onu deli sayardık. Hatta oturduğu yerde bir kulübe yapmak için kendisinden izin istemiştik. Bir yıl geçerdi de eline orucunu açacak bir şey geçmezdi. Zaman zaman hurma çekirdeklerini toplar, akşamleyin satar, bunu gıdaya harcayarak rızkını sağlardı. Eğer eline hurma geçecek olsa çekirdeklerini satar ve bunu da sadaka olarak verirdi. Eski bir elbisesi vardı. Mezbeleliklerden topladığı elbise parçalarını yıkamış, birbirlerine yamayarak dikmiş ve kendisine elbise yapmıştı. Esasen ehl-i Hak olan birinin nefesi böyle yerlerde Ortaya çıkar, sabah namazında dışarı çıkar, yatsıya kadar bir daha geri gelmezdi. Uğra- dığı her mahallenin çocukları kendisini taşa tutar, o ise, “(Yavrucuklar) bacaklarım incedir, biraz daha küçük taşları atın ki, ayaklarım kanamasın ve namazdan kalmayayım. Çünkü benim için ayaklar dert değil, dert olan namazdır,” derdi. Şöyle naklederler ki, ömrünün sonunda Müminlerin Emiri Ali'nin huzuruna geldi. Ona tabi olarak Sıffin'de şehit olana kadar savaştı. Şarla yaşamış, saadetle ölmüştü. Şunu bil ki, üveysiler denilen bir zümre vardır. Bunların şeyhe ihtiyacı yoktur. Zira başka bir aracıya hacet kalmadan nübüvvet bunları kendi kucağında terbiye etmiştir, tıpkı Veysel'i terbiye ettiği gibi. Gerçi o zahiren Peygamberler Efendisini görmemişti. Ama onun tarafından terbiye ve irşat edilmişti. (Risalet ocağında) nübüvvetten terbiye görmüş ve hakikatle dost olmuştu. Bu makam o kadar ulu ve yücedir ki, kolay kolay kimseyi oraya ulaştırmazlar.
Bu devlet kime yüz gösterir ki?
“Bu Allah'ın dilediğine bahşettiği bir lütuftur.” (MÂİDE 5:54)














