İslam Hukuk Literatüründe Dârulislâm ve Dârulharbın Sınırları
Dârulislamın dârulharbe dönüşmesi üzerinde en fazla görüş beyan edenler, Hanefîlerdir.
Bu hususta Ebû Hanîfe (ö. 150/767) ile İmam Yusuf (ö. 183/798) ve Muhammed (ö. 189/805) arasında ihtilaf vardır. İmam Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’ye göre, Müslümanların hâkimiyetinden çıkan bir yerin dârulharbe dönüşmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi gerekir.
a. İstilâ edilen yer de İslâm dışı hükümlerin uygulamaya konulması.
b. İstilâ edilen yerde ilk emanları üzere bulunan hiçbir Müslüman ve ya zimmînin kalmaması. Buradaki ilk eman’dan maksat, düşman o yeri istilâ etmeden önce dârulislâmda Müslümanların verdiği can ve mal güvenliğine dayalı olarak yaşamını sürdüren bir Müslüman veya bir zimmînin kalmamasıdır.
c. İstilâ edilen yerin bir dârulharbe bitişik olması. Yani istilâ edilen yer, her tarafı Müslümanlara ait topraklarla çevrili bir bölge olmamalıdır.
Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’nin delili şudur: bir ülkeye dârulislâm veya dârulharb denilmesi, oradaki emniyet ve hâkimiyetin kimin elinde olduğuna bağlıdır. Ülkede emniyet ve hâkimiyet Müslümanların elinde ise orası dârulislâm, aksi takdirde dârulharbtır. Dârulislam sayılan bir yerde mezkûr üç şarttan birinin mevcut olması, oranın dârulislâm olarak devam etmesi için yeterlidir. Ayrıca etrafı Müslümanlarla çevrili olan bir yerde gayrimüslimler hâkimiyetini kurmuş ve kendi hukuklarını uygulamaya başlamış olsa bile her an dışarıdaki Müslümanların içerisiyle irtibata geçerek bir saldırı yapmaları ve işgale son vermeleri mümkündür. Dolayısıyla çevresi Müslümanlarca kuşatıldığından dolayı kendini güven içinde hissetmeyen bir ülkede, tam hâkimiyetten söz edilmesi mümkün değildir.
İmam Ebû Yusuf (ö. 183/798) ve İmam Muhammed (ö. 189/805)’e göre, bir yerin dârulharbe dönüşmesi için orada sadece gayrimüslimlerin hukukunun yaygın bir şekilde uygulanması yeterlidir.
Bu iki İmamın bu husustaki delili dârulharbı dârulislâma kıyas etmiş olmasıdır. Dârulharbın dârulislâma dönüşmesi için sadece İslâm hükümlerinin icra edilmesi yeterliydi. Öyleyse dârulislâmın da dârulharbe dönüşmesi için orada sadece gayrimüslimlerin hukukunun icra edilmesi yeterli olur.
Ebû Bekir Cessas (ö. 370/981), Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’nin koştuğu şartları zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Sanırım Ebû Hanîfe (ö. 150/767) bu şartları, kendi zamanındaki Müslümanların müşriklerle olan cihatlarındaki duruma göre söylemiştir. O’na göre İslâm’dan dönüp dârulislâmın ortasında kalan bir halkın, Müslüman ordusunun kuşatmasından kendilerini koruyabilmesi mümkün değildir. Ancak Ebû Hanîfe (ö. 150/767), insanların cihada karşı duyarsızlığı, Müslüman yöneticilerin İslâm ve Müslümanlara karşı düşmanlıkları, cihada önem vermemeleri gibi bu zamanın durumunu görseydi, istilaya uğrayan ülkeler hakkında İmam Ebû Yusuf (ö. 183/798) ile İmam Muhammed (ö. 189/805)’in söylediklerini söyleyecekti”.
Muhammed Ebû Zehra (ö. 1394/1974) Ebû Hanîfe (ö. 150/767) ile iki İmamın arasındaki ihtilafla ilgili şöyle der: “İmam Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’nin görüşüne göre, Fas’tan Türkistan ve Pakistan’a kadar aradaki tüm ülkeler İslâm ülkesidir. Bu ülkeler İslâm hükümlerini tatbik etmese de, halkı ilk İslâm emanı üzere yaşamaktadır. O ülkeler İslâm ülkesi sayılır. Ama İmam Ebû Yusuf (ö. 183/798) ile İmam Muhammed (ö. 189/805)’e göre o ülkeler, İslâm ülkesi değildir. Çünkü o ülkelerde yürürlükte olan hükümler İslâm hükümleri değildir”.
Hanefî fukahasından et-Tahavî (ö. 321/933) ve bazı müteahhirin fukahası, Ebû Yusuf (ö. 183/798) ile İmam Muhammed (ö. 189/805)’in görüşlerini benimserken, diğer fukaha İmam Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’nin görüşünü benimsemişlerdir. Muhammed Ebû Zehra (ö. 1394/1974) ve Abdülkerim Zeydan (ö. m. 2014) gibi bazı âlimler de İmam Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’nin görüşündedir.

























